İstif İstif Minimalizm!

Uzun bir süre ara verince insan şöyle bomba gibi bir giriş yapmak istiyor ama aksiyonlara da pek hazır değil şu sıra ruhum. O sebepten merhaba.

“Ay sen nerelerdesin” , “Niye bu kadar ara verdin” filan gibi cümleleri de kimse zat-ı suretime sormadığı için buraları da geçiyorum.

Ben geldim.

***

Hayatım bombastik bir şekilde ilerlemediği, günlerim dört duvar arasında sıkış sıkış geçtiği, zaman ışık hızıyla geçip giderken içinde bulunduğum an bitmek bilmediği için kafayı yemiş olabilirim. Bilmiyorum. Bildiğim tek şey; kafayı yemek konusunun olasılıklar dahilinde olduğu. Ama tabii elden ne gelir?

O yüzden direkt konuya giriyorum.

MİNİMALİZM!

Malum şu anda çok revaçta. Önüne gelen minimalist, elini vurduğun minimalizm öncüsü. Herkes harıl harıl sadeleşiyor. Geri dönüşüm kutularına konulanlar gökyüzüne yaklaştı.  Letgo’da bir sürü antin kuntin şey satışta ve herkes minimalist olmaya çalıştığı için kimse hiçbir şey almıyor. Herkes sadece satmaya çalışıyor, kimseler almaya yanaşmıyor. Ben de o minimalistlerden biri olduğumdan, ‘içime dert olmasın’ dedim ve yazdım.

Nedir bu minimalizm peki?

Kısaca “Sade yaşam felsefesidir.”

Bilindiği üzere, maddi ve manevi olarak sadeciliği savunan, hayatında daha fazla alana yer açan, bununla beraber kendine de daha çok kişisel zaman oluşturan, daha az stresli ve daha kaliteli yaşam anlayışına sahip kişiler de minimalist oluyorlar.

Kısaca bu kadar. Kelime dağarcığım yetse daha neler yazarım bununla ilgili de işte dağarcığım yetmiyor, yoksa ohhoo. Ama ne kadar güzel bir tanım öyle değil mi? Okurken bile içim gıcıklanıyor huzurdan. ‘Daha çok kişisel zaman‘ diyor. Rüya gibi.

Kullanılmayan ya da çok nadir kullanılan eşyaları hayatımızdan çıkardığımızda otomatik olarak -o eşyanın temizliği, muhafazası, bakımı, bilmem neyi gibi- o eşya için harcadığımız zamanı da hayatımızdan çıkarmış oluyoruz ve yaşantımızda şahsi işlerimiz ya da hobilerimiz için bize daha fazla zaman kalıyor ya, heh işte orası en sevdiğim.  Benim minimalist olmayı isteme amacım resmen. Düşünsenize temizlik yapıyorsunuz, komodin yok, koltuk bir tane, halı yok, dolap el kadar. Sil süpür yarım saatte, yat aşağı. Ya da hobilerle uğraş ne bileyim, gerçekten rüya gibi.

***

Ve tabii gelelim gerçeklere. Türk gelenek ve göreneklerine. Türk kültürüne. Türkiye sınırları içerisine. Benim aileme. Bizim eve.

Bir gün lazım olur” diye sağa sola kaldırılıp istiflenen, kat-i surette atılamayan eşyalardan bahsetmeyeceğim elbette. Çünkü biliyoruz ki, şimdiye kadar o eşyaya ihtiyacımız olmamış ve kullanmamışsak hayatımızın bundan sonraki zamanında da o eşyaya ihtiyacımız olmayacak ve kullanmayacağız demektir. Ve tabii yine biliyoruz ki, o eşyayı attığımız an o eşyaya kesin ihtiyaç duyacağız ve pişmanlık duygusu bizi yiyip bitirecektir. Bazı istifler minimal yaşamı bozmamalı diyerek, bunları geçiyorum.

***

Üç yıl önce dünyalar kadar eşyayı, ıvırı zıvırı, yatağı yorganı, tencere tavayı ‘çeyiz‘ diye alarak evlenen klasik bir Türk insanıyım. İhtiyaçtan çok “Almamış demesinler” / “Bir çeyiz bile yapamamış” dedikodularına meyil vermemek esasına dayanan bir eşya alımı tabii bu dediğim. Buna istinaden de her şeyden yüzer tane kadar almışlığım bulunuyor.

Nerede saklayacağım, ne yapacağım‘ fikirlerine dair en ufak bir düşünce kırıntısı olmadan hunharlarca aldım. Elli beş tane yorganı ne yaparım diye düşünmeden, bin beş yüz parça yemek takımını kimin, neden icat etmiş olabileceğini bilmeden, on sekiz tane kahvaltı takımı alırsam ‘pembiş home‘ olmamak için hiçbir gerekçemin kalmayacağına canıgönülden inandığımdan, aldım da aldım. O porselen çorba tenceresi de ne mesela Allah aşkına? Onun bile yedeğini aldım.

***

Çeyiz serdik düğünden bir hafta önce üç yüz kişi beraber. Alt alta üst üste istifledik her şeyi. Sığmayan yorganları kapıların üzerine astık. Tencereleri tezgaha dekor, mumları koridora yol yaptık. Muazzam bir yaşam alanı oldu; ev sıkış sıkış, halıların tozu tavana değiyor.

***

Bir temizlik yapmanın üç gün sürdüğü bir evde ne kadar mutlu olunabilirse o kadar mutlu şekilde yaşadık uzun bir süre Akın, ben ve minik yavrumuz. Derken minimalizmle tanıştım ve minimalist olmak gibi hayallere kapıldım kendi başıma.

Bana haz vermeyen eşyalardan kurtulmaya, son bir yıl içinde kullanmadığım eşyaları atmaya filan karar verdim yine kendi kendime. Bu süreçte poşetlerce çöp atmış olsam da bu kararım karar olarak, süreçte süreç olarak kaldı işin aslı.

Bir kere hayatım boyunca kullanmayacağım, benim istek ve iradem dışında benim olan onlarca şey var evde. Pardon milyonlarca şey var. Bunların hemen hepsi evlenmeden önce çeyizime hediye olarak gelen -ya da annemin, babaannemin, rahmetli anneannemin, teyzelerimin, halalarımın, teyzelerimin kızlarının, dayımın kızlarının, komşularımızın, annenim kuzenlerinin eşlerinin, amcamın eşinin, dayımın eşinin el emeği göz nuru el işlerinden meydana gelen- eşyalardan oluşuyor. Hiçbiri için ‘seviyorum/beğeniyorum’, ‘sevmiyorum/beğenmiyorum’ diyemem kesinlikle. Hiçbirine karşı herhangi bir yakınlık ya da uzaklık hissetmiyorum. Benim için asıl ‘annemin kızına’ çeyiz niyetiyle alınmış/yapılmış olup, hediye edilmeleri önemli. Bizim evde oluşları, artık bana ait olmaları önemli. Görece güzellikleri, renkleri, sayıları, ne işe yaradıkları değil.

***

Bunları kullanmadığım, kullanmayı da düşünmediğim için atsam ya da atacak olsam annem beni vicdan azabından öldürür kesinlikle. Ki atamam da, sonuçta ben ilk ayakkabısını son yirmi küsür senedir kullanmadığı halde saklayıp buna rağmen hala minimalist olmaya çalışan hafif çatlak biriyim. Haddinden fazlaca değer veririm hatıralara. Ama artık beş yüz tane patiğe bu kadar değer verip, onca patiği, annemin “Bazalı al, öte berini koyarsın” dediği için bazalısını aldığım koltukların bazasında saklamak beni rahatsız ediyor. En fazla dört beş tanesini kullandığım patiklerden bir çuval olması minimal yaşama geçmemi engelliyor. Yaşam alanım daralıyor, kendime zaman ayıramıyorum ve gitgide mutsuzlaşıyorum filan. Bunların hepsi o bazaların altındakilerden elbette. Buna eminim.

Aynı şekilde yüzlerce dantelli havlu, binlerce kenarı oyalı tülbent, onlarca pikocuya piko yaptırılmış nevresim ve pike takımı var. Hepsi bazalarda, evlendikten sonra sığmayan yorganlar için yaptırdığım dolaplarda duruyor.

***

Sırf misafir gelince çıkarıp banyoya asmak için yüz elli tane dantelli havlunun oluşu gerçekten hiç minimal değil. Dantel zaten minimal değil ki bir kere bence. Haz vermiyor, bir işe yaramıyor, güzel de değil. Dantelli havluları kullanıp, elini yüzünü silebilen varsa da, iki öpüp tebrik edebilirim. Zira ben yapamıyorum, yüzüme gözüme boncuk batınca sinirleniyorum. Bu yüzden de -sevgili English Home’dan hayatım boyunca yaptığım en mantıklı alışveriş ile- aldığım üç tane tek renk düz havluyu kullanıyorum. Onlar işimi görüp bana yetiyor da işte bu misafir kişilerinin dantelsiz havlulara alerjilerinin olabileceği söyleniyor. Bunu bildiğimden yaşam felsefemi bile ha deyince değiştiremiyorum.

***

Bunca -artık ‘ıvır zıvır’ sayabildiğim- eşyadan verebileceğim, bir ihtiyacı olanı ben tanımıyorum. Anneme versem “Bir ihtiyacı olana ver” desem, “İhtiyacı olana da yaparız, onlar senin, dursun; hem ayıp” der, almaz. Almadı çünkü daha önce. Ya da verse birine, dıdımın dıdısı bile olsa, kimin kime yaptığı patik, kim kimin çeyizinde görmüş hemen bilinir terminatörler tarafından. Sonra gelsin ayıplar, gitsin alınmalar. Annem bunu kaldıramaz.

Ben de atamayıp, satamayıp, kimseye de veremeyip hurç hurç istiflediğim için evden ne küçük ne de büyük bir eşya azaltabiliyorum. Nitekim atamadığım küçük eşyaları saklayabilmek için dolap, çekmece, baza gibi büyük eşyaların saklama alanlarına ihtiyaç duyuyorum. Bu noktada da minimalizm ağlamaya filan başlıyor. Çünkü nazlı yarim bilmiyor ki biz Türk’üz.

Ya da mesela misafir geldiği zaman kullanayım diye çeyizime yapılan havluları kullanacağım kişiler, aslında onları bana yapıp da veren kişiler ama her gelen “Biz yabancı mıyız canım ya” dediği için ne dantelli havlular bekledikleri değeri görüyorlar ne de aynı misafirler için aldığım yemek takımları. Marie Abla görse çok kızar biliyorum da bir şey de diyemiyorum ki kimseye. Sonuçta ‘biz bizeyiz‘ şurada.

***

Kısacası atamadığım, satamadığım, kimseye de veremediğim eşyalarla minimalist olmaya çalışan, senelerin istifçisi, vicdan muhasebesine de sürekli yenik düşen bir saçma insan tanesi sayılırım.

İnşallah bu minimalistliğim kabul oluyordur da yaşam alanlarım biraz nefes alıyordur. Çünkü görüyorum, boğuluyorlar gibi bir halleri var.

******

Herhangi bir konuda fikir sahibi olmak için http://yazarkafe.hurriyet.com.tr/ sayfasını ziyaret edebilir, kendinize uygun birçok blog yazısını burada bulabilirsiniz.

  1. Merhaba hoş geldiniz..
    Bir türk kızı olarak kullanmadığım okadar çok tülbent havlu dantelli nevresimlerim varki. Kullanmadıgım tabaklar çanaklar .atamıyoruz. Biz ailecek atamayanlardanız. Annemde ki en eski malzeme 35-40 senelelik. Annemin kızlık giydiği elbisesi bende. Çocukluk elbiselerim. 15-20 yıllık kıyafetlerim. Olsun olmasın. Bebeklik ayakkabım. Annemin çocukluk kumbarası. Teyzemin kıyafetleri. Giymiyoruz atmıyoruz da. Geçen annem kırılmış bana . Okadar yaptırdım yatmadın dantelli nevresimlerde diyor. Tamam anne sararım bi ara gelir sen yatarsın dedim 🙂
    Bunun bi açıklaması yok. Bunun çaresi de yok. Böyle geldi böylede gidiyor. Selamlar 🙂

    1. Anneler alınmasa belki daha kolay olabilir ama yine de kodlanmışız bir kere, olmuyor. Olsa bile yarım kalıyor. 🙈

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir